Of7tbB. Atatürkçü sapık Yaşar Nuri Öztürk’ün izinden giden, İslam diniyle hiçbir alakası olmayan, deizmin propagandasını yapan, Kur'an-ı Kerim'deki ayetleri inkâr eden Kemalistlerin hocası Cemil Kılıç’ın sapıklıklarını bir araya topladık. İşte Atatürkçü Cemil Kılıç’ın sapkınlıkları “Kur'an'a göre; içki içmek değil sarhoş olmak haramdır.” “Gerçek şu ki şeriat, hâşâ Allah'ın kanunu değil, Muaviye ve Yezit gibi Emevî zalimlerinin bedevi arap geleneklerini Islam maskesiyle yeniden pazarladıkları taşeron bir kavramdır.” “Atatürk’e hakaret sapkınlıktır” “Atatürk’e düşman olup hakaret edenin sevgili peygamberimiz Hz. Muhammet’e dost olması mümkün değildir. O kişi olsa olsa münkir ve münafık Yezit’e asker olur.” “Tarihin en büyük İslam bilginlerinden biri Atatürk'tür” “Ateistlerin yaşamı Kur'an'a daha uygun.” “Bir gün Ayasofya'da cuma namazı kıldırmak ve hutbede büyük Atatürk'ü saygıyla anmak istiyorum. Umarım nasip olur.” “Bilimsel gelişmenin ön koşulu laikliktir. Laikliğin olmadığı yerde bilim de olmaz. Zira din uleması günah ve haram kavramlarını bilimsel gelişmelerin önüne duvar olarak diker. Dinsizlik suçlamasını göze alıp o duvarı yıkabilenlere ne mutlu! İnsanlık "dinsizlere" çok şey borçlu...” “Laiklik dinsizlik deyip Cumhuriyet devrimine savaş açanlar, tarikat kurup, hoca efendi olup çocuklara cinsel istismar uyguluyorlar. Atatürk'ün değerini Allah bize her geçen gün daha net bir biçimde öğretiyor. Ne büyüksün Mustafa Kemal Paşa ne büyüksün!” “Bu ülkede dini değerlere hakaret iddiasıyla göz altına alınan ve hatta tutuklananlar var. Dini değerlere elbette kimse hakaret edemez. Peki dinsizliğe, ateizme ya da diğer dinlere hakaret ettiği için hakkında işlem yapılan biri oldu mu hiç? Bu ülkede din yalnızca Emevilik mi?” “Atatürk, emperyalizme karşı ulusal kurtuluş mücadelesinin öncüsüdür. Onun anti emperyalist mücadelesi, sadece batıya karşı girişilen siyasal ve askerî bir mücadele değildi. O, pek çoklarının görmediği bir boyutla, ümmetçilik adı altında Türk ulusal kimliğine karşı yürütülen ve geçmişi bin yıla dayanan Emevi Arap kültür emperyalizmine karşı da savaştı. Dilde sadeleşme /özleşme, yazı devrimi, okuma yazmayı yaygınlaştırma seferberliği, giyim kuşam devrimi, ölçü ve takvim değişikliği de bu çerçevede hayata geçirilmiş büyük yeniliklerdi.” "Evet, yanlış okumadınız. Cuma hutbelerinde Hazreti Ali’ye ve yanlılarına küfrediliyordu. Bunu Muaviye başlatmıştı." “Hazreti Muhammed, birilerinin iddia ettiği gibi kanlı cihatların peygamberi değildir. O gerçek bir barışçıdır. Tebliğini yaptığı dinin adı barıştır.” “Bir ilahiyatçı olarak yazıyorum Atatürk'ü sevmeyenin imanından kuşku duyarım.” “Yüce Atatürk'ün rakı içtiğini ve bunun onun sünneti olduğunu yazdım diye beni Atatürk'e saldırmakla suçlayan cahilleri görünce şaştım kaldım. Onun vatanseverliği farzıdır, güzel giyinmek, rakı içmek vb. ise sünnetidir. Sünnet vazgeçilebilir, farz vazgeçilmez. Ne ukalalar var!” “Sünnet ve farz kavramlarını bilmeyen bilgisizlere açıklama yapıyoruz. Bu arada yüce Atatürk'ten de örnek veriyorum. Onun farzı vatanseverliğidir diyorum. Yani vazgeçilmezi. Ama gerekirse vazgeçebileceği sünnetleri de vardı. Rakı içmek gibi. Bunu saldırı sanıyor beyinsizler.” “Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile Hz. Muhammed arasında birtakım benzerlikler var. Her ikisi de dinsizdi. Zira birisi Kâbe’deki putları reddetti, öbürü Muaviye’nin beyinlerde putlaştırılmış sözde İslam’ını… Biri şirkin işgali altında olan Mekke’yi kurtardı, öbürü düşmanın çizmeleri altında inleyen Anadolu’yu. Hz. Muhammed Hakk'ın elçisiydi, Atatürk halkın önderi! İkisi de seçilmişti. Birini Hak seçmişti diğerini halk ve tarih! Biri Hakk'ın buyruğuyla Kur'an'ı tebliğ etti, diğeri onu Türkçeye çevirtip, yorumlatıp halkına sundu.” "Benim akıl ve bilimden başka hiçbir manevi mirasım yoktur diyen AtatürkİlahDeğildir Ama Muaviye'den beri "Ben Allah'ın yeryüzündeki gölgesiyim!" diyen halifelere, sultanlara tapındınız durdunuz. Atatürk sizin taptığınız halife adlı putların tahtını yıkan büyük İslam mücahididir." “Türkiye’de Müslümanlar, Cumhuriyet devrimleri sayesinde özgürleşti. Cumhuriyet rejimi Kur’ani ve İslami bir yönetim. İslamın ruhuna uygun yönetim biçimi Cumhuriyet’tir. Kur’an toplumlara bir rejim önermez ama yönetim konusunda izlemeleri gereken ilkeleri belirler. Bunun başında da danışarak ve istişare ederek iş yapmak gerekir.” “Atatürk’ün; başta laiklik olmak üzere, hayata geçirdiği devrimler sayesinde Türkiye’de Müslümanlar özgürleşti ve hurafelere dayanan dini anlayışla mücadele edildi.” “Atatürk Müslümanları özgürleştirmiştir. Çünkü Müslümanları dayatmacı şeyhlerin ve tarikatların elinden kurtarmıştır. Hurafelere dayanan dini anlayışla mücadele etmiştir. Bu sayede Müslümanlar özgürleşmiş ve İslamiyet yeni bir sürecin içine girmiştir.” “Atatürk vatandaşların dinlerini rahat ve özgürce öğrenebilmeleri için, Kur’anı Türkçeye çevirtti.”
Seksenli yılların ikinci yarısında tanınmaya başlamış, kimlik ve kişiliğiyle saygı toplamış bir isimdi Yaşar Nuri Öztürk. Özel kanalların olmadığı, devlet televizyonunun birkaç kanaldan ibaret olduğu zamanlardı o yıllar. Sık sık olmasa da ara sıra ekrana çıkıyor, insanların gönüllerini ısıtan konuşmalar yapıyordu. Uzmanlığı tasavvuftu. İhtisas sahası üzerine konuşmasa bile tasavvufi bir neşve ile hasbihal ediyordu. Üslubu nezih ve yumuşaktı. Abartıdan uzak, ölçülü ve saygılı bir tavır içindeydi çevresine karşı. Pervasızlık ona yabancıydı. Bencilce bir tutum sergileyen, insanları ısıran bir hitap tarzı yoktu. Tartışma yaratacak mevzulara girmiyor, daha ziyade Allah ile kul arasındaki münasebetin niteliğine ilişkin sohbetler yapıyor, dinde sevgi ve muhabbetin önemine işaret ediyordu. Şahıslara değil de, Hakk’a ve hakikate vurgu yapan bu tür konuşmalarıyla gönülleri mest ediyordu. Bu dönem, içinden çıktığı Diyanet camiasına da ilişmiyordu kesinlikle. Toplum kendisini yeni tanıyordu o yıllarda. O yüzden de hakkında ortak bir kanaat oluşmuş değildi henüz. Umumun kabulüne mazhar olmadığı için de toplumun önüne çıkarken elbette adımlarını dikkatli atması lazımdı. Bu tanınma ve kendisini kabul ettirme sürecinin, Yaşar Nuri’nin hayatında en çok takdir topladığı dönem olduğunu söyleyebiliriz. İtidali elden bırakmamış, sansasyonel açıklamalar yapmaktan kaçınmıştır. Toplumun farklı kesimlerinden de hep olumlu tepkiler almıştır bu dönemde. Yaşar Nuri’nin kişiliğine ilişkin zihnimde oluşan ilk imaj budur. Zaman içinde yeni unsurların eklenmesiyle birlikte haliyle bu imaj da tahavvüle uğradı. Doksanlı yıllarla birlikte Yaşar Nuri Öztürk, toplumun hayatına iyice girdi. Sadece gündeme oturmakla kalmadı, gündemi belirlemeye de başladı. Kamuoyu, onun dini ve içtimai meselelere ilişkin görüşlerini konuşuyor, tartışıyordu. Yalnızca fikir ve iddialarıyla değil, tarzıyla da bir fenomen haline gelmişti. Modern İslâm düşüncesinin Türkiye’deki en popüler ismi olarak görülüyordu. Kendisini kabul ettirmiş, otorite haline gelmiş, toplumun hocası olmuştu artık. Özellikle de lâik, demokratik aydınlar ve Batılı hayat tarzını benimseyen kitleler nezdindeki itibarı hayli yüksekti. “Büyük kafalar fikirleri, orta kafalar olayları, küçük kafalar kişileri tartışır.” denir. Bu tarihlerden sonra Yaşar Nuri Öztürk konsept değişikliğine gitti. Artık fikirleri değil, olayları ve insanları tartışmaya başladı. Başta içinden çıktığı Diyanet olmak üzere kurumları hedef tahtasına oturttu. Kurumsal dinin yanlışlarına dokunuyor, din görevlilerinin cahilliğinden dem vuruyordu sürekli olarak. Fakat bunun daha derinlerde yatan köklerine inmiyor, determinist bir mantıkla sorunun kaynağına yönelmiyordu. Sürekli olarak eleştiriyordu sadece. Bu bir anlama ve çözüm üretme faaliyeti değildi. Bir zümreyi suçlu ilan etmiş, eline geçirdiği sopayla sürekli onları dövüyordu. Doksanlar yıldızının parladığı yıllardı. Artan etkinlik ve itibarına paralel olarak tavır ve davranışları da değişmeye başladı. Adeta apayrı bir kişiliğe büründü. Yavaş yavaş o nazik ve çelebi adam gidiyor, yerine bambaşka birisi geliyordu. Konumu güçlenip prestiji arttıkça üslubuna suçlayıcı ve tahkir edici bir dil hâkim olmaya başladı. Toplumdaki çarpıklıkları eleştiriyor, bunların müsebbibi olarak gördüğü kişi ya da grupları diliyle dövüyordu sürekli olarak. Artık zırhını kuşanmış bir şövalye edasıyla çıkıyordu sahneye. Nefsine karşı müthiş bir güven duygusu içindeydi. Bu îtimâd-ı nefs onu zaman zaman yol kazalarına da uğratmadı değil. Meslektaşları tarafından yaptığı hatalar, ilmi delilleriyle gözler önüne serildi. Bu durumda onu haliyle müteessir etti. Bir eserinde Stephan Hawking’i Dabbet’ül Arz olarak nitelendirmişti. Meslektaşı ilahiyatçı Hasan Elik Bey beraber çıktıkları bir televizyon programında kendisini eleştirmiş, Kur’an’ın dünyasında bunun başka anlamlara geldiğini ifade etmişti. Yaşar Nuri’nin eleştiri oklarının hedefinde en ziyade kurumsal dinin yanlışları vardı. Zaten bu yanlışlara olan tepkisinden dolayı da en önemli eserine “Kur’an’daki İslam” adını vermişti. Eleştirilerinde haklılık payı yok değildi. Din hurafelerin ağırlığı altında ezilmiş, füruat dinin özünü unutturacak kadar toplumun hayatına girmişti. Fakat neticede bu din toplumda yaşanıyordu. Meseleler toplumdan bağımsız ele alınamazdı. Yaşar Nuri’deki en büyük eksikse sosyoloji bilmemesiydi. Bu yüzden de neyin ne kadar değişebileceğini göremiyordu. Yaşar Nuri Öztürk hukuk, ilahiyat ve felsefe tahsili yapmıştı. Fakat sosyolojiye yabancıydı. Meselelere değer eksenli ve normatif bakıyor, sosyolojik açıdan nüfuz edemiyordu. Üzerinde en çok durduğu ve eleştirdiği meselelerse dinin toplumsal tezahürleriydi. Burada ise sosyoloji bilmeden meselelere duhul edebilmenin, sağlıklı sonuçlara ulaşabilmenin imkânı yoktu. Yaşar Nuri en çok, en zayıf olduğu sahada konuşmuştur. Belki din felsefesi yerine din sosyolojisi tahsil etmeliydi. Üslubu ve eleştirileri bir filin züccaciyeci dükkânına girmesine benziyordu. Hodgam ve agresif bir tavırla benmerkezci bir yaklaşım sergiliyor, bazen de muhatabını azarlıyordu. Doğruları, karşısındakine döverek kabul ettirmeye çalışan bir tutum içindeydi. Sabrı, tahammülü zayıftı. Yaşar Nuri Öztürk bu dönemde zaman zaman çok doğru ve isabetli açıklamalar da yapmıştır. O yıllarda şeriat gibi Kur’an’da da geçen ulvi bir mefhum gayrı milli medyanın kasıtlı propagandasıyla sürekli kötüleniyor, tahkir ve tezyif olunuyordu. Aleyhte gösteriler düzenleniyor, hatta şeriata karşı yürünüyordu. Cinayete kurban giden bir gazetecinin cenaze namazında şeriatın gereği saf tutanlar, daha sonra tabutun arkasından yürürken “Kahrolsun Şeriat!” diyerek tempo tutuyorlardı. Bir kısım halkın bu konudaki cehaletini motive eden şer odakları bu gibi yanlış işlere zemin hazırlamışlardır. Yine şeriat aleyhinde yapılan bir yürüyüşten sonra konu kamuoyunun gündemine girmiş, ekranlarda tartışılmıştı. Kanal 7’de çıktığı bir televizyon programında, yürüyüşe katılan bazı kadınların kendisini aradıklarını ve ona; “Yürüyüşe katılarak yanlış mı yaptık acaba?” diye sorduklarını söyledi. Hoca’nın onlara cevabı şu olmuştu “Peki, niçin eyleme katılmadan evvel beni aramadınız? Geçmiş olsun. Testi kırıldıktan sonra artık bunu sormanın bir anlamı yok.” Kendisine yönelik eleştirilerin odağında yer alan hususlardan birisi de şahsiyetindeki tekebbürdü. Doğrusu kendisini bu hususta eleştirenler pek de haksız sayılmazlardı. Ekrandaki tavrının ötesinde, birinci elden ve en güvenilir insanlardan duyduğumuz şehadetler, bu iddiaları doğrular mahiyetteydi. 7 Temmuz 2003 Pazartesi günü Ahmet Yüksel Özemre Hoca’yı Üsküdar’daki evinde ziyaret etmiştim. Hoca bana; “İslam’da Aklın Önemi ve Sınırı” isimli kitabını gösterdi ve ben gelmeden az önce yapılacak yeni baskı için gerekli olan düzeltmeleri tamamlayıp tashih edilmiş metni yayınevine gönderdiğini söyledi. Sohbetin ilerleyen deminde söz dönüp dolaşıp Yaşar Nuri’ye gelince, Hoca, tekrar kitabına atıfta bulunarak; “Yaşar Nuri bir seferinde bana; Ben hep böyle bir kitap yazmak istedim fakat başaramadım. Hâlbuki ben âlimim, sen âlim değilsin. Sen bu kitabı nasıl yazdın?’ dediğini” nakletti. Tabii bu endazesiz söz beni bir hayli şaşırtmıştı. Özemre’ye hitaben; “Hocam! Bunu gerçekten size söyledi mi?” dedim. Hoca bunun bir sorgulama değil de şaşkınlık hali olduğunu anladığı için tebessüm ederek sözü şöyle bağladı “Çok mütevazıdır. Paçasından akar kibir.” Forsunun yükseklerde dalgalandığı dönemdi. O yüzden zaman zaman Diyanet İşleri Başkanlığı’na getirileceği bile söylendi. Bazı yayın organlarında buna ilişkin haberler çıktı. 1997 senesiydi. Ceviz Kabuğu programında Hulki Cevizoğlu kendisine; “Geçen hafta bir gazetede Diyanet İşleri Başkanlığı’na getirileceğinize ilişkin bir haber vardı. Teklif gelirse tavrınız ne olur?” şeklinde bir soru yöneltti. Cevabı ilginçti “Teklif gelirse değerlendiririz. Fakat Türkiye’nin henüz benim Diyanet İşleri Başkanlığı’ma hazır olduğunu düşünmüyorum.” Bu cevap oldukça iddialı fakat bir o kadar da isabetliydi. Sadece millet değil, hükümetler de böyle bir tasarrufa hazır değillerdi. Türkiye din-devlet ilişkileri açısından laikliğin değil de Sezaro Papizm’in egemen olduğu bir ülkeydi. Diyanet İşleri Başkanı devletin memuru olup din bürokrasisinin başındaki adamdı. Dinin devletin kontrolü altında olduğu bir ülkede Yaşar Nuri Öztürk’ün mizacında bir Diyanet Reisi’ni düşünmek cidden zordu. Türkiye’deki iktidarların hedefi din algısını değiştirmek değil, mevcut algı üzerinden toplumu kontrol edip yönlendirebilmekti. O yüzden de mevcut din algısını tahkim etmekti aslolan. Yaşar Nuri o koltuğa oturduğunda ise devrimci bir stratejiyle! birçok şeyi yerinden oynatmaya kalkardı. Bunu başaramazdı ama teşebbüs etmesi bile baş ağrısına ve iğtişaşa sebep olurdu. Hiçbir hükümet buna yanaşmadı. Başka etkili görevlere getirilmesi de söz konusu olmadı. Daha doğrusu hiç kimse böyle bir adama yetki vermek istemedi. Resmi unvanı olmadan devirdiği çamlar, kendisini taşımanın mümkün olamayacağını gösteriyordu. Kontrol edilmesi zor adamdı. Yaşar Nuri ilk kavşakta özerkliğini ilan eder, en başta kendisini o makama getirenlerle kavga ederdi. Kesinlikle söz dinlemezdi. Belki bir seneyi bile bulmadan girişilen macera fiyaskoyla son bulurdu. Evet, Yaşar Nuri’yi öyle bir makama oturtmak, maceraya atılmaktan başka bir şey değildi. Türk toplumu zannedildiğinin aksine dindar bir toplum değildir. Fakat diniyle uğraşılmasına da tahammül edemez. Özellikle muhafazakâr çevrelerde bu duyarlılık yüksektir. Yaşar Nuri Öztürk’se sürekli olarak toplumun diniyle uğraşıyor, en ağır eleştirileri getiriyordu. Yerleşik değerlere harp ilan etmiş bir tutum içindeydi. Namazın üç vakit olduğunu söyleyen, zemzemi hafife alan bir Diyanet İşleri Başkanı hem toplumun hem de devletin sigortalarını attırırdı. Onu Diyanet İşleri Başkanı ya da Diyanet’ten sorumlu devlet bakanı yapmak çok riskliydi. Ne zaman patlayacağı belli olmayan bir bombayı elde tutmaya benziyordu bu durum. Hiçbir hükümet böyle bir tasarrufu göze alamazdı. Almadı da. Sadece CHP ona sıcak baktı ve partisinin saflarına kattı. Partiye davet edilmesi ilmiyle, müktesebatıyla partiye yapacağı katkıdan dolayı değildi kesinlikle. Dinsiz yaftasından kurtulmaya çalışan partinin böylesine bir kan takviyesi ve imaj tazeleme operasyonuna ihtiyacı vardı. Milletvekili yapıldı ama kendisine partinin etkili ve yetkili organlarında hiçbir görev verilmedi. Verilmiş sözler varsa da geçiştirilerek nisyana terkedildi. Yaşar Nuri, CHP’ye vitrin süsü yapılmak için davet edildiğini anladığında ise kızılca kıyamet koptu. Partiyle ilişkisini bitirdikten sonra çıktığı bütün televizyon programlarında hem CHP’yi hem de Deniz Baykal’ı topa tuttu. Hemen hiçbir parti yöneticisi kendisiyle polemiğe girmedi. Partiden ayrıldıktan sonra CHP’de geçirdiği dönemi “Atatürk’ten Sonraki CHP” adıyla kitaplaştıran Yaşar Nuri Öztürk, partiyi mercek altına yatırarak yerden yere vurdu. CHP, Yaşar Nuri dosyasını yüksek bir maliyetle kapatmıştı. Ezan, Türkçe ibadet, namazın üç vakit olduğuna ilişkin görüşleri CHP’de bile sıkıntı yaratmıştır. Deniz Baykal’a, Yaşar Nuri’nin bu konudaki görüşleri sorulduğunda, bu fikirlerin partiyi bağlamayacağını söyleyerek destek vermekten kaçındı. Böyle bir durumda sürtüşmenin çıkması kaçınılmazdı. Çıktı da. Çünkü enesi yüksek adamdı Yaşar Nuri Hoca. Tekzip olunmayı hazmedemezdi. Garip tecellidir. Din düşmanlığıyla nam salmış bir parti bile Yaşar Nuri’nin bu açıklamaları altında ezildi. Onu taşıyamadı. “Bu açıklamalar bizi bağlamaz.” demek zorunda kaldı. Sözlerin sorumluluğuna ortak olmak istemedi. Yaşadığı bu tecrübe siyasette kendisine yer olmadığını anlaması için yeterli olmadı. Bu seferde Halkın Yükselişi Partisi’ni HYP kurarak genel başkan sıfatıyla çıktı milletin huzuruna. Daha enginlere açılacaktı bu sefer. Türkiye’de tabandan gelmedikleri halde siyaset yapmaya soyunanların en büyük hatası, kişisel popülariteleriyle varlık gösterebileceklerini hatta iktidara uzanabileceklerini sanmalarıdır. Farklı sahalarda elde ettikleri başarının siyasette de önlerini açacağını düşünmeleridir. Bugüne kadar yaşanmış ve sükût-u hayal ile sonlanmış bir yığın şahsi tecrübe hala kifayetsiz muhterislerin gözünü açmaya yetmiyor. Yaşar Nuri’nin de gözlerini açmadı. İlim dünyasında sahip olduğu karizmanın ona siyasette de yaver olacağını zannetti. Tabii bu ham hayaldi. Parti genel başkanı olarak ortaya çıkınca siyasi yeteneğinin olmadığı daha açık bir surette görüldü. Benzerleri gibi bu teşebbüste üç dört yıllık bir siyasi patinajdan sonra son buldu. Halk kendisine çok net bir mesaj vermişti “Biz seni ilim adamı olarak görüyoruz.” Daha sonra çıktığı televizyon programlarında siyasete harcadığı yılların hata olduğunu lisan-ı münasiple itiraf etti. Gerçekte siyasete girerken de bazı şeylerin farkında olduğu kanaatindeyim. Fakat Yaşar Nuri Öztürk hırslı adamdı ve hırsı daima aklının önündeydi. Peki, Yaşar Nuri Öztürk toplumun bir kesimi tarafından niçin bu kadar çok tutuldu? Neden onlar tarafından adeta bir idol gibi görüldü? Bu insanların geneli itibarıyla Yaşar Nuri’yi anladıkları kanaatinde değilim. Onu sevenler çoğunluğu itibarıyla modernliği hayatlarının merkezine yerleştirmiş insanlardı. Yaşar Nuri’ye toz kondurmayan bu kitlenin çıkış noktası dini duyarlılıklar değildi. Dinin doğru yorumlanması gibi bir hassasiyetten ziyade yaşadıkları modern seküler hayata bizzat dinin kaynağından referans arıyorlardı. Sekülerleşmenin aynı zamanda Kur’an’ın da bir talebi olduğunu söyleyen Yaşar Nuri Öztürk’ün bakış açısı, onların ekmeğine yağ sürüyordu. Bu kitle, doğru ve akla yatkın bile bulsa klasik muhafazakâr çizgideki bir ilahiyatçının yaklaşımlarını benimseyemezdi. Ancak laik ve Atatürkçü bir din âlimi, onlara şifa sunacak reçeteyi yazardı. Nefsini dine uyduramayan kitleler, Yaşar Nuri üzerinden dini nefislerine uydurmanın yolunu buldular. Yaşar Nuri onlar için biçilmiş kaftandı. Adeta rahatlatma müessesesiydi. Tabii Yaşar Hoca, bu kitlenin maksadına hizmet etmeyi esas alarak mı hareket ediyordu, şuurlu bir şekilde böyle bir gayretin içinde miydi, bunu tartışmıyoruz. Burada söz konusu olan Yaşar Nuri Öztürk’ün niyeti değil, bu kesimin geneli itibarıyla ona nasıl baktığıdır. Bu popüler ilahiyatçının iki binlerin ortalarından itibaren yıldızı sönmeye başladı. Mevsim değişiyor, buna paralel olarak Yaşar Nuri de hızla irtifa kaybediyordu. İnsanlar yaşları ilerledikçe olgunlaşır, sivriliklerini törpülerler. Yaşar Nuri Öztürk’te ise bu durum, tam aksi istikamette tecelli etti. Yaşı ilerledikçe sivrilikleri ortaya çıkmaya başladı. İkbalden idbara yuvarlanış, şahsiyetini tebeyyün ettirmede turnusol kâğıdı vazifesi gördü. Şöhret ve ikbal onun için bir maskeydi. Maskenin düşmesiyle birlikte altındakiler de sırıtmaya başladı. Şöhret ve ikbale yaslanarak yaşayan bir şahsın, üzerinde yürümeye alıştığı zemin çökünce ne hallere düşebileceğinin canlı bir timsali oldu Yaşar Nuri Öztürk. Hayatının son yıllarında iyice dağıttı. İçinde küfür barındıran sözleri bile televizyon ekranlarında sarf etmekten çekinmedi. Tahammülsüzlüğü zirve yaptı. Kaprisleri ve kompleksleri iyice arttı. Kendisiyle program yapan sunuculara bile hiç sebepsiz fırça attı. Sadece birkaç televizyon kanalı kalmıştı artık ona selam çakan. Onlar da ikbal devrinde misafir olmaya tenezzül etmeyeceği kanallardı. Eski alışkanlıklarından vazgeçemediği için bir süre sonra bu kanallara attı kapağı tamamen. Sürekli programlar yapmaya başladı oralarda. Yaşar Nuri hayatın bir merdivene benzediğini, çıkışları olduğu kadar inişleri de olacağını kabul edememişti. Bugüne kadar o hep çıkmıştı, bundan sonra da öyle olmalıydı. Daima en yüksek alâkayı görmeliydi. Devrin ve şartların değişmesiyle ikbal güneşi solup gurub etmeye başlayınca iyice çileden çıktı. Ağzından emziği alınmış bebeğe döndü. İçinden ağlıyor, dışındansa bağırıyordu. Son yıllarındaki pervasızlığı, tahammülsüzlüğü, sertliği içindeki gürültüyü bastırmak içindi. Muhakkak ki Ziya Paşa’dan haberdardı. Ama keşke; İkbâline idbârına dil bağlama dehrin Bir dâirede devr edemez çenber-i devrân diyen Ziya Paşa’yı daha iyi anlamış olsaydı. Yaşar Nuri elbet bu gerçeğin farkındaydı ama bir türlü kabullenip içine sindiremiyordu. “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol” diyen şair, boşuna dememişti. Hikmeti bilmek, tek başına yeterli değildi, hakikate ulaşmak için ona râm olmak gerekirdi. İnsanoğlu hikmetten nasiplendiği ölçüde olgunluk merdivenlerini tırmanırdı. Tasavvufun inceliklerini bilmek başka şeydi, gönlünde tasavvufu mayalamaksa apayrı bir şey. Sanatın inceliklerine vakıf olmak ayrı hünerdi, sanatkâr olabilmekse apayrı bir mazhariyet. Bazı sinema filmlerinde iki ya da üç kişilikli insanların hayatları anlatılır. Yaşar Nuri’nin üslup, tavır ve reaksiyonlarını gözlediğinizde karşınıza birbirini takip eden üç devrede üç ayrı Yaşar Nuri Öztürk portresinin çıktığını görürsünüz. Bu satırlardan dolayı bazı Yaşar Nuri Öztürk hayranlarının bana kızacağına eminim. Kendilerine tavsiyem, eğer bulabilirlerse üç ayrı dönemde yaptığı konuşmaları mukayeseli bir şekilde izlesinler. Ben bu yıllar zarfında üç ayrı Yaşar Nuri Öztürk gördüm. Onlar da göreceklerdir. Haksız çıkmayacağımı düşünüyorum. Ölümünden sonra bazı yayın organlarında çıkan; “Cehennem onu bekliyor.” gibisinden nahoş ve nobran ifadeleri, tekfir kokan satırları doğru bulmadığımı belirtmek isterim. Hakkımızda nihai hükmü verecek olan Cenab-ı Hak’tır. Herhalde daha fazlasını söylemek haddi ve itidali aşmaktır. Hangimiz mükemmeliz. Yaşar Nuri de mükemmel değildi elbet. Her fani gibi o da sevaplarıyla ve günahlarıyla göçtü bu âlemden. Son söz olarak her gidenin arkasından dendiği gibi; “Allah taksiratını affetsin.” diyelim. Mevtimizden sonra bizi değerlendirecek olanlar da en azından arkamızdan aynı şeyi söyleyebilsinler. Sahip olduğu prestije göre çok gürültülü olmadı aramızdan ayrılışı. Sessiz gemiye bindi ve aniden çekildi hayat sahilinden.
HAYATI 22 Haziran 1951’de Trabzon’un Sürmene ilçesinde dünyaya geldi. Uzun yıllar süren kanser tedavisinden sonra 22 Haziran 2016 Çarşamba günü henüz 71 yaşında iken İstanbul’da hayatını kaybetti. Trabzon İmam Hatip Lisesi’ni bitirdi. 1972’de Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden; 1974’te ise İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1976’da İstanbul Üniversitesi İslam Enstitüsü’nde asistan olarak görev yapmaya başladı. 1979’da aynı üniversitede doktora eğitimini tamamladı. 1982’de doçentliğe yükseldi. 1986-1987 yılları arasında Theological Seminary of Borrytown’de İslam mistitizmi profesörü olarak görev yaptı. Yaşar Nuri Öztürk, uzun yıllar Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyeliği ve Tasavvuf Bilim Dalı Bölüm Başkanlığı ile İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanlığı görevlerinde bulundu. 3 Kasım 2002 seçimlerinde CHP İstanbul vekili olarak meclise girdi ve 2004 yılında partisinden ayrıldı. 2005’te Halkın Yükseliş Partisini HYP kurdu ve bu partinin başkanlık görevini üstlendi. Yaşar Nuri Öztürk’ün dini ve felsefe konularında kaleme aldığı yazıları 1971-1977 yılları arasında Hareket ve Son Havadis dergilerinde; 1978’de Yeni Fikir ile 1983 yılından sonra Tercüman, Hürriyet ve Gazete gazetelerinde yayımlandı. Öztürk, akademik hayatı boyunca Japonya, Almanya ve Mısır gibi ülkeler başta olmak üzere on beş farkı ülkede konferanslara katıldı, bildiriler sundu. “Varlık ve İnsan” ve “Kuşadalı İbrahim” adlı kitapları ile 1978’de ve 1982’de Türkiye Milli Kültür Vakfı’nın Büyük Ödülü’nün sahibi oldu. Yaşar Nuri, Kur’an’da İslam yapıtı ve pek çok televizyon kanalında yapmış olduğu konuşmaları ile adından söz ettirdi. Kendisi tarafından yapılan Kur’an-ı Kerim’in Türkçe çevirisi otuzdan fazla basımı ile Kur’an- Kerim Türkçe Meali’nin en çok basımı yapılan çalışması oldu. ESERLERİ Tasavvufî Düşünce 1974, Hallac-ı Mansur ve Eseri 1976, İntişar-i Rôzene adıyla 2003’te Farsçaya çevrildi, Varlık ve İnsan 1978, Kur’an ve Sünnete Göre Tasavvuf 1979, Bosnevî Muhammed 1981, Kuşadalı İbrahim 1982, Hz. Fatma 1983, Son Peygamber 1986, Tasavvufun Ruhu ve Tarikatlar 1988, The Eye of the Heart 1988, Kur’an’ı Anlamaya Doğru 1990, Tarih Boyunca Bektaşilik 1990, Din ve Fıtrat 1990, Son Devir Türk Tasavvufu ve Bosnalı Muhammed 1991, Kur’an’daki İslâm 1992, Kur’an’ın Temel Kavramları 1993, 500 Soruda İslâm, Kur’an-ı Kerim Meali 1994, İslâm Gerçeği Hüseyin Atay, Beyza Bilgin, Rahmi Ayas, Arif Güneş, Hasan Elik ile, 1995, Reconstruction of Religious Life in Islam 1996, Kur’an’ın Temel Buyrukları 1997, İslâm Nasıl Yozlaştırıldı? 2000, Ana Dilde İbadet 2002, Kur’an Açısından Şeytancılık 2002, Cevap Veriyorum 1-2 2002, Kur’an Verileri Açısından Laiklik 2003, Batı Sömürgeciliği ve İslâm Dünyası 2003.
Antalya'ya giderken, uçakta, Yaşar Nuri Öztürk'e rastladım. Dindar camia Öztürk'e biraz küskün. Siyasete karışmadan önce, sempatizan kitlesi daha genişti. Bunun sebebi, başörtüsü konusundaki tavrı diye ile gündemden hiç düşmeyen başörtüsü meselesini konuştuk. İşte söyledikleri "Ben, başörtüsü dinin emri diyenlere kızıyorum. Mehmet Aydın gibi bir 'yorum' farkından ve 'tercih'ten söz edilse, bu tercihe saygı gösterilmesini elbette savunurum. Dinde başörtüsü konusunda icma yok. Sözgelimi İmam Malik, Hanefi fıkıhından Cassas, Tabiyundan, yani Sahabe'yi izleyen nesilden Said Bin Cübeyir, başörtüsünü Kur'an emri değil örf olarak değerlendiriyor. 'Kadın başını açarsa kerahet olur' diyorlar. 'Hoş karşılanmaz' anlamında." Yaşar Nuri Öztürk'ün konuşması, zihnimde bir ışık yanmasına vesile oldu. Acaba, "Başörtüsü dinin emridir" şeklinde kesin bir hüküm ifade edilmese, "Biz böyle yorumluyoruz ve örtünmeyi tercih ediyoruz" denilse, tartışma sona erer ve başörtülü kızlarımız tercihleri doğrultusunda hayatlarını sürdürme ve okuma özgürlüğüne kavuşurlar mı? Çünkü, "Yorum "ve "tercih", Anayasa Mahkemesi'nin, "başı açıklara dayatma olabilir" gerekçesini de çürütüyor. Fethullah Hoca'nın "füruattandır" İçtihadi bir mesele demesi de böyle bir orta yol arayışını yansıtıyordu zaten. Yasal Uyarı Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
Trabzon Diyanet müfettişi Mustafa Cansız Hoca'yı Karadeniz'de tanımayan yok gibiydi ama Türkiye onun adını Prof. Yaşar Nuri Öztürk ile birlikte tanıdı. Şu günlerde HYP Genel Başkanı olarak aktif siyaset yapan ünlü ilahiyatçı Öztürk, 'Cansız hoca benim hayatımın en büyük devrimidir' diyordu. Bu ifade üzerine kaleme sarılan Milli Gazete Yazarı Sadık Albayrak ise, Cansız Hoca yeterince tanınmadığı için yanlış bir anlama ile soluğu hakim önünde alıyordu. Sadık Albayrak'ın anısı dikkat çekicidir 'Sanırım doksanlı yıllarda idi. Yaşar Nuri Öztürk'ün fikirlerini Milli Gazete'deki köşemde eleştiriyordum. Bir yazımda Öztürk'ün ortaya koyduğu görüşlerin gayet doğal karşılanması gerektiğini, çünkü 'Cansız Mustafa' ekolünden olduğunu yazmıştım. Bir gün savcılıktan bir çağrı aldım. Niçin çağrıldığımı bilmiyordum. Savcı ile görüşmemizde kullandığım bu ifadeyi sordu. Meğer 'Cansız Mustafa' ifadesini Atatürk için kullandığımı zannetmiş ve bundan dolayı hakkımda dava açılacağını belirtti. Atatürk'e nasıl Cansız Mustafa dersin? Savcıya, 'Cansız Mustafa'nın Yaşar Nuri Öztürk'ün hocası olan Mustafa Cansız olduğunu anlattım. Konuyu açıklığa kavuşturduktan sonra hakkımızda açılması düşünülen dava böylece açılmadan kapanmış oldu.” CANSIZ HOCANIN HAYATI VE NÜKTELERİ KİTAP OLDU
yaşar nuri öztürk ün sapıklıkları